Siz ne kadar bir şeyleri çok isteseniz, arzu etseniz de; hayatın akışı, hadiselerin gelişimi sizi olmanız gereken noktaya getirir.

Hayat size, sizin gayretleriniz ölçüsünde, size özel bir yaşam formu oluşturur. Bu oluşturulan form içerisinde hayatınızı sürdürürsünüz.

Hayat bana bazılarına göre zor bazılarına göre kolay form oluşturdu. İzmir’in Karşıyaka semtinde maddi imkanlar açısından sıkıntılı bir ailede dünyaya geldim. Ailemin imkanı dar ama gönlü genişti. Belki de onların gönül açıklığı benim hayallerimin sınır tanımamazlığına sebep oldu. Kurduğum hayaller hiçbir zaman zengin olmak üzerine olmadı. Ben kendimi bildim bileli doktor olmak isterdim. Bu arzum hiç dinmedi. Üniversite sınavına girdiğimde tüm tercihlerim tıp fakülteleriydi. Doktor olmayı istememin sebebi ise insanlara faydalı olmak, onların müşkül durumlarını gidermek için bir nebze olsun yardımcı olma arzusundan başka bir şey değildi.

Tıp Fakültesine adımımı attığımdan andan itibaren çok heyecanlıydım. Benim adeta yaşama gayem haline gelmiş insanlara faydalı olma imkanını verecek eğitimi burada alacaktım. Fakat fakültedeki eğitimime başladığım ilk zamanlardan itibaren bize verilen tedrisatta eksik kalan noktaların olabileceği soruları zihnimde oluşmaya başladı. Bu söylevimle, sınıftaki diğer öğrencilerden daha zeki olduğumu kast etmiyorum. Ama şunu net şekilde ifade edebilirim ki doktorluk konusunda en isteklilerden biriydim. Her zaman bize anlatılanları sorgulayarak kabul etmeye çalıştım. Bu sorguların bana farklı kapıların açılmasına vesile olduğunu düşünüyorum. Siz bir şeyi ne kadar çok ister, bu uğurda ne kadar çok gayret gösterirseniz emin olun sizin gösterdiğiniz gayretler çok daha büyük sonuçlar almanıza, farklı kapıların açılmasına vesile oluyor. Ben eğitim hayatım boyunca ve devamında yaptığım bu sorgulamalarda modern tıbbın baskılayıcı bir tedavi yaklaşımına sahip olduğunu, temel sebebi çözmekten ziyade anlık tedbirlerle “şifadan” ziyade “iyileşmeyi” hedeflediğini defalarca tespit ettim. Defalarca diyorum! Çünkü neredeyse tüm hastalıklardaki yaklaşımın aynı davranış kalıplarıyla tatbik edildiğini müşahede ettim.

Kendi tabirim ile hakiki tıbbı, şifaya giden yol / yolları arama serüvenim fakültenin henüz birinci sınıfındayken başladı. İnanın o günkü heyecanımın hala benimle beraber olduğunu görüyor, o anları çok taze şekilde hatırladığım için ve heyecanımı koruduğum için mutlu oluyorum. Tıp eğitiminin ilk yıllarında temel bilimler olan fizik, kimya gibi derslerin ertesi gün sınavları olduğu günlerde dahi ben büyük iştiyakla KBB gibi tıpla ilgili kitapları okuyordum. Temel bilimleri müfredat zamanlarından önce çalışmış ve bitirmiştim; ben bir an önce tıp eğitimine geçmek istiyordum. Bu haleti-ruhiye içeresinde ikinci sınıfa geçtim. İkinci sınıf benim için adeta hakiki tıp eğitiminin başladığı an gibiydi. Anatomi temel derslerinde adeta büyüleniyordum. Derken üçüncü sınıf ile birlikte gelen farmakoloji dersleri. Bir anda beynimden vurulmuşa döndüm! Çünkü verilen eğitim bizi bilgi sahibi yapıyor fakat tedavi mekanizmalarına ilişkin net, açıklayıcı bilgiler vermiyordu. Ben bu mesleği seçerken, sadece doktor düzeyinde bilgi sahibi olan biri olmayı değil aynı zamanda, var olan bilgisinden hikmet çıkaran bir hekim olmanın hayalini kurdum. Fakat verilen eğitimin doktorluk üzerine olduğunu hekimliğe ise ancak ve ancak kendi çaba ve gayretimle ulaşabileceğimi idrak ettim. İşte bu motivasyon ile araştırmalarıma başladım ve yine bu motivasyon ile bugün olduğum konuma geldim. Herkesin malumudur ki, hekim olmakla doktor olmak farklı şeylerdir. Pek tabi ki doktor olabilirsiniz, aldığınız eğitimlerle insanlara bir şeyler önerip, onlara belli ölçüde faydalı olabilirsiniz. Fakat hekim ise mevcut bilgisini özümseyen, sorgulayan, yorumlayan ve süreç sonunda hikmetli bilgi oluşturarak hastaya ne zaman, ne şekilde, nasıl faydalı olması gerektiğini bilen, hikmetle hareket eden kişidir. Ben her zaman hekim olmayı seçtim.

Ben bir hekim olarak, insanlara ve insanlığa fayda sağlamak adına girdiğim bu yolda, günü kurtaracak yaklaşımlarla insanlara yardımcı olmayı kendi ideallerim açısından doğru bulmadım. Not ortalaması oldukça yüksek bir öğrenciydim. Hocalarım bana kalp damar cerrahisi gibi popüler uzmanlıklardan birini seçip kısa sürede iyi bir noktaya geleceğim konusunda defalarca telkinde bulundular. Tüm bu telkinlere nazaran ben zor olanı seçtim ve insanlığa daha çok nasıl fayda sağlayabileceğim sorusunun cevabını araştırmaya adadım kendimi.

Tıp fakültesi sürecinde aldığım eğitimlerdeki sorgulayıcı tavrım; “Neler yapabilirim?”, “Ne katabilirim?” sorularına aradığım cevaplar, benim en kadim tedavi yöntemlerinden biri olan Fitoterapiyi araştırmama sebep oldu. Fitoterapi o dönemde (ki 1990’lı yılların başlarından bahsediyorum) pek bilinmiyor, ilgi de duyulmuyordu. Rahatça ulaşabildiğimiz literatürde bitkisel ilaçlara ilişkin birkaç kaynaktan, birkaç yayından öteye geçmiyordu. Maalesef ki eğitim gördüğüm Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nde Eczacılık Fakültesi’nin o yıllarda olmayışı konuya ilişkin kaynaklara ulaşma sıkıntısı yaşamamda etkili oldu. Yılmadım, Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nin konuya ilişkin yayımlarını oradaki arkadaşlarım vasıtasıyla temin etmeye başladım. Tabi o dönemde internet olsaydı hiç şüphesiz bu süreç çok daha zahmetsiz olacaktı. Fitoterapi ’de ilk olarak İbn-i Sina’nın eserlerine yöneldim, temel metinlerden onu okumaya başladım.

Kaynaklardan edindiğim bilgilerle Fitoterapiyle tedavi adına bir şeyler yapmak için harekete geçtim. Öncelikli denemelerim yakın çevrem üzerine oldu. Yolun ilk başlarında dahi sonuçlar umut vericiydi. İkinci sınıfta tanıştığım İbn-i Sina’nın eserlerini üçüncü sınıfa başladığımda bitirmiştim. Üçüncü sınıfta farmakoloji derslerinde örneğin; tansiyon hastalarına tansiyon düşürücülerin, şeker hastalarına, şeker düşürücülerin verildiğini, tedaviden ziyade anlık çözümlerle insanların iyileştirildiğini görünce, okuduğum eski kaynakların yaklaşımından günümüz tıbbının ne kadar uzak olduğunu fark ettim. Çünkü bu temel eserlerde beden tiplerini, bu beden tiplerine bağlı hastalıkların neler olduğunu ve bunları düzelttiğinizde hastalık denilen şeylerin de kaybolup gittiğini okurken farmakolojideki size anlatılan baskılayıcı yöntemlerin şifayı sağlama adına yetersiz olduğunu anlıyorsunuz.

Üniversite devam ederken, hekimlik sürecim de; dolayısı ile üniversite ikinci sınıftan bugüne kadar Fitoterapi ile alakalı sürecim de hep devam etti ve kurmuş olduğum RTM Sistemi’nin ana temelleri de yine fitoterapiye dayanmış oldu.

Üniversite üçüncü sınıfta, şuan adını hatırlayamadığım bir gazetede yarım sayfa kadar ilan gördüm. Konya’dan bir aktar tarafından verilen ilanda “Kanserden, Alerjiye, Astımdan, Egzamaya Kadar Her Şeye Son” yazıyordu. İnanılmaz şekilde merak ettim ve hemen telefona sarıldım. Telefonda aktarın sahibi olduğunu düşündüğüm kişiye üniversite üçüncü sınıfta öğrenci olduğumu, aldığım tıp eğitiminde bazı eksiklikler fark ettiğimi, ilanlarını gördüğümü bitkisel tedavilerde yaptıkları uygulamaları görmek, tecrübelerinden yararlanmak istediğimi hatta tüm yazı bedava şekilde onun yanında çalışarak geçirebileceğimi ifade ettim. Bu talebim üzerine aktardan aldığım cevap ile şok oldum! “Bizim işimiz bize ait, siz doktorsunuz herkes kendi işini yapsın” dedi ve telefonu kapattı. Tabi tavır beni üzse de Fitoterapi üzerine çalışmaya devam ettim. Günümüz tıbbi yaklaşımının haricinde başka neler yapılabileceğine dair, kendi üniversite hocalarımla konuşmaya başladım. Kendilerine Fitoterapiden, İbn-i Sina’dan, onların aktardıklarından, yaklaşımlarından bahsettim. Onlardan aldığım cevap da pek iç açıcı olmadı; “Bırak onları kocakarı ilaçları bunlar” ya da “Bunlardan tedavi olmaz” diyerek olayı kestirip attılar. Hatta o dönem “Gelirsen göz bölümünde seni asistan olarak görmek isteriz” gibi iyi niyetli önerileri olmuştu. Fakat tüm bunlara rağmen ben vazgeçmedim.

Doğru söylemek gerekirse aktarın da hocalarımın da davranışı beni bu alanda çalışma noktasında daha da hırslandırdı. Fitoterapiye ilişkin çalışmalarımı kaynak okuma üzerinden derinleştirme gayreti içinde oldum. Bu sıralarda yavaş yavaş bu alanda güncel yayımlar daha sık çıkmaya, başka insanlarında bu alanda çalışmaya başladığını gözlemlemeye başladım. Mezuniyet sonrası mecburi hizmetim bittikten sonra çok daha rahat bir şekilde tamamlayıcı / alternatif tıp ve uygulamalarına daha yoğun bir şekilde çalışmaya başladım.

1995 yılında Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nde Yüksek Lisans eğitimine başladım. Aynı dönemde fakültede fitoterapiye ilişkin verilen birçok eğitim ve seminere katıldım. Tabi o dönemlerde hem fakültenin hem de hekimlerin bu alana ilgisi o kadar sınırlıydı ki fitoterapi farmokopoz dersinin bir konusuydu, benim bu alanda yüksek lisans yapmam ise herkesçe garip karşılanan bir durumdu. Bilimsel düzeyde benim ilk fitoterapi eğitiminin temelleri orada atıldı. Tabi o zamana kadar İbn-i Sina’nın eserlerinden, Dioscorides’in eserlerinden istifade ettim (ona atıfta bulunan kaynaklardan okudum). Fakat akademik olarak konunun ele alınması benim adıma fitoterapiyi başka bir boyuta taşıdı. Yaptığım bu çalışmalarda çok net bir şekilde eski eserlerde anlatılan fitoterapi yaklaşımının köşeli değil, çok geniş bir bakış açısına sahip olduğunu gördüm.

Mesela geçmiş uygulamalarda beden tipleri ve semptomlar dikkate alınarak oluşan bir Fitoterapi anlayışı varken, günümüzdeki Fitoterapi anlayışının bundan çok uzak, modern tıbbın baskılayıcı mantığı içeresinde hareket ettiğini gördüm. Örnek vermek gerekirse, günümüz Fitoterapi anlayışında tansiyon hastalarına uygun tansiyon düşürücü bitkisellerin, şeker hastaları için şeker düşürücü bitkisellerin verildiğini gördüm. Ben bu noktada işte bu güncel anlayıştaki köşeleri açtım ve daha geniş bir açıdan kalıcı tedaviyi amaçlama adına fitoterapinin kullanılmasını tasarladım. Fakat zaman içeresinde fitoterapinin şifa için tek başına yeterli gelmediğini görmeye başladım. Mesela Uzak Doğu tedavi sistemine baktığımda fitoterapinin de bir yere kadar etki ettiğini, tek başına yeterli gelmediğini gördüm. Akupunkturun Çin Tıbbının bir parçası olduğunu, Fitoterapi ve enerji tıbbının diğer parçaları olduğunu gördüm. Aslında insanda tedaviye de bütün bakmanız durumunda, Çin Tıbbının anlam kazandığını, sadece belli uygulamalardan ibaret olmadığını anladım.

Hiç şüphesiz benim Fitoterapiye karşı olan ilgim, tıptaki farklı bakış açımı oluşturma adına temellerin atılmasına sebep oldu. Fakat içimde var olan merak ve öğrenme isteği diğer “Tedavi adına daha neler yapılabilir?”, “Hangi teknikler kullanılabilir?” gibi pek çok soru, beni dünyanın kadim milletleriyle anılan farklı tedavi yöntemlerini ve bunların modern yorumlarını yerinde görmeye itti. Bu amaç doğrultusunda Kore, Rusya, Azerbaycan, Hindistan, Kanada, Amerika, İsviçre gibi birçok dünya ülkesine gittim; çalışmalarda, incelemelerde bulundum, eğitim aldım. Bu ülkelerde 1-2 ay kaldığım da oldu, 1 hafta 10 gün kadar kaldığım da. Bazı yerlerde akupunktur eğitimi aldım, bazı yerde de fitoterapi bilgimi geliştirdim. Kimi zaman craniosacral ve homeopati eğitimlerine katıldım. Tamamlayıcı / Geleneksel tıp ile alakalı hemen hemen 25’e yakın alanda uzmanlık kazandım. Tüm bu süreç neredeyse 15 sene sürdü. Yurt dışı gezilerimdeki temel gayem tedavilerin kaynağını yerinde görmek ilk ağızdan teknikleri dinlemek ve inceliklerini keşfetmekti.

Tabi bu süreç devam ederken eğitim hayatıma da, devletteki görevime de devam ettim. 7 sene kadar memuriyette vazife yaptıktan sonra kamudan ayrıldım ve İzmir’de kendi muayenehanemi açtım. Muayenehane süreci başlayınca bu alanda gelişimim biraz daha hızlandı fakat eğitim süreci hiç bitmedi. Devletten ayrılmak çok zor bir karardır. Fakat geldiğim bu noktada doğru yaptığımı bir kez daha görüyorum. Aldığım eğitimler doğrultusunda öğrendiğim tevdileri hastalarıma tatbik ettim. Hiçbir tekniği tam manasıyla öğrenmeden ve içime sindirmeden hastalarıma uygulamadım. Eğer ben sadece Fitoterapi ile yetinseydim yada sadece akupunktur ile tamam deseydim hastalarıma uyguladığım tedaviler bu gün gelinen noktada olmaz ve RTM Sistemi oluşmazdı.

Yurt dışında kaldığım dönemlerde, özellikle batılı ülkelerin de dahil olduğu geniş bir coğrafyada Fitoterapi ürünlerinin eczanelerde satıldığını, doktorların reçete ettiğini ve halkın da bu tip ürünlere ciddi teveccüh gösterdiğini gördüm ve ülkemde bu konuda bir şeyler yapabilme çabası içine girdim. O dönemlerde maalesef ki bu konular Türkiye’de gündemde dahi değildi. Adeta bir yapbozun parçaları gibi tüm bileşenleri bir araya getirmeye başladım. Çünkü eğer hastanızın iyi olmasını istiyorsanız sizin doğru ürünü hastalarınıza vermeniz olmazsa olmazdır. Her şeyi neredeyse temelden ele aldık.

Kontamine olmuş, mikrobiyal atıkların ve keçi pisliğinin olduğu bitkileri insana verdiğinizde, fayda yerine zarar verirsiniz. Bu sebeple, bununla alakalı neler yapabileceğimize dair bir araştırma modülü oluşturmamız gerekti. Ege Üniversitesi ve çeşitli üniversitelerin zirai bölümleri ile Ar-Ge tabanlı çalışmalar yürüttük. Bu çalışmalarda önemli fitotörapatik hammaddelerin nasıl elde edilebileceğini, bunlarla alakalı nasıl Ar-Ge ve analiz çalışmaları yapılabileceğini tespit ettik. Hatta bazı üniversitelerde bizim yaptığımız ortak çalışmalar o kuruluşta bu işe başlamasına sebep oldu. İnanın o yıllarda bir üniversitede fitoterapiye alakalı çalışma yapmayı, insanlar gülerek karşılıyorlardı, kabullenemiyorlardı.

Fitoterapiye ilişkin ilk çalışmaları başlattığımız o günden bugüne gelinen noktaya baktığımızda ülkemizde Fitoterapi de dahil olmak üzere tamamlayıcı tıp ile alakalı birçok üniversitede çok sayıda bölümler açıldığını görmek bizi ziyadesiyle mutlu ediyor. İnanın ilk yıllarda biz ciddi uğraşlar verdik; İzmir’de Kemalpaşa bölgesinde 100 dönüm arazi üzerinden ekim sahalarını organize ettik, ekimler yaptık. Bir devedikeni nasıl yetiştirilir, bir kekik nasıl yetiştirilir, nasıl etken maddesi yüksek olur, biberiyeyle alakalı neler yapmak gerekir, kantaron nasıl yetiştirilir vs. gibi sorulara yanıt almak için sahada ve laboratuvarlarda yoğun bir mesai harcadık. Bu adanmışlık isteyen bir iştir.

Naturin RTM Sistemi içeresinde doğrudan hasta ve tedavi endeksli olarak kurulmuştur. Her ne kadar idealizmin bir sonucu olsa da aynı zamanda bir mecburiyetin de sonucudur. Doğru hammaddelerden yapılmış, doğru şekilde üretilmiş, doğru şekilde saklanmış Fitoterapi ürünlerini hastalarınıza sunmak için kurulmuş bir organizasyondur. 3000 m2 kapalı alanda, yüksek teknoloji ile ilaç üretim standartlarında üretim yapmakta ve bu ürünleri RTM Sistemi hastalarına sunmaktadır.

Aslında sanayi ya da ticaret denildiğinde kendini hep geri çekmiş bir insandım. Bu iş ile iştigal eden insanlara saygı duyar ancak kendimin bu alanda da faaliyet göstereceği hiç aklıma gelmezdi. Ancak hayat sürprizlerle dolu ve idealist bir hekim olarak, kendi ürünlerimi üretmek zorunluluğu, bu ilginç macerayı da beraberinde getirdi. Hedeflediğimiz yolda başarıya ulaşmak için bunun üstesinden gelmek anca Naturin gibi bir yapının kurulmasıyla mümkündü.

Düşününce çılgınca gelen bu uğraş yani Naturin ilk meyvelerini verdiğinde tahmin edebileceğiniz gibi müthiş bir Know How ve Ar-Ge altyapısını oluşturmuş olduk. Halihazırda yetiştiriciliğini de yaptığımız bazı bölgelerde fitoterapiyle alakalı 30’a yakın bitki hakkında geniş kapsamlı bilgi sahibi olduk. İkinci etaba geçtiğimizde çok heyecanlıydık. İlk süreçte doğru bitkiyi nasıl elde edeceğimizi öğrenmiştik. Şimdi insanlara sunacağımız doğru ekstraktı, doğru özütü, doğru etken maddesi olan ürünü de elde etme aşamasına gelmiştik. Bunların tespiti için de gerçek bir Ar-Ge birimi oluşturulmalıydı. Ancak günümüz üniversiteleri de dahil olmak üzere, özellikle 2000’li yıllarda bir fitoterapötik ürünün etken maddesini değerlendirecek sistem ne yazık ki yoktu.

Biz o dönemin şartlarında bunu kurmaya başladık ve şuan çok iyi çalışan bir Ar-Ge ekibine ve o Ar-Ge birikimi içinde araziden, son ilaç hammaddesi ve ilaca kadar bütün aşamaları yönetecek sisteme sahibiz. Naturin de RTM modelinin bir parçası olarak genişlemeye ve gelişmeye müsait bir yapıdır. Hastalarımızın ihtiyaçları doğrultusunda Ar-Ge faaliyetlerini sürdürmekte, üretim yapmaktadır. Bu nedenle şuan da Naturin de her yeni bir ihtiyaçla günden güne bilgi birikimini, üretim kapasite ve çeşitliliğini artırmaktadır.

İşte, zaman içeresinde gösterdiğimiz gelişim ve edindiğimiz tüm tecrübelerin sonucu olarak RTM Sistemi meydana geldi. RTM Bütüncül bir sistemdir. Tüm tedavi tekniklerini bütünün bir parçası olarak ele alan RTM Sistemi, insanı da bütün olarak ele alır. RTM Sisteminde dört bütüncüllük vardır. İlki Modern ve Geleneksel Tıptan müştereken istifade eder; ikincisi insanı uzmanlık dallarına takılmadan bütün olarak ele alır; üçüncüsü insanı Cisim Bedeni, Elektriksel Beden, Enerji Bedeni ve Kanal Bedeni olarak dört benden yapısında değerlendiri; son olarak 25 Tamamlayıcı / Geleneksel Tıp Yöntemini bütünsel olarak hastalarına uygular.

Bu nedenle RTM Sistemi, holistik, bütüncül yaklaşımı tam manasıyla ortaya koyan bir modeldir. Çünkü siz uygulama anında; homeopatinin bilgisini de, akupunkturun bilgisini de, craniosacral bilgisini de, fitoterapinin bilgisini de, geçmiş tedavi sistemlerinin bilgisini de modern tıbbın bilgisini de kullanıyor, hastaya da ona uygulayacağınız tedaviye de bütün bakıyorsunuz. 20 seneye yakın bir süre bu modeli ortaya çıkartmak için çalıştım. Ortaya koyduğumuz bu model ile bütün tedavi sistemlerinin bilgilerini Fitoterapi merkezli bir şekilde kurgulayarak ve hastayı ona göre değerlendirerek bütüncüllük yaklaşımı içinde hayata geçirdik.

RTM Sistemi için artık son noktaya geldi ve gelişime açık değil demiyoruz. Fakat mevcut şartlar halinde en mükemmel durumda olduğunu ifade edebiliriz. Fakat bu gelişim sürecinin devam etmesi, her yeni çıkan tedavi tekniğinin araştırılıp sistem içerisinde kullanılma durumu her zaman söz konusudur. Ancak bu doğru araştırma ve uygun sonuçlar dahilinde mümkündür. Başka bir ifade ile RTM sistemi mükemmeliyeti arttırma adına sürekli bir tekâmül sürecindedir. Tıpkı insanoğlu gibi, beden olarak da, şahıs olarak da hep tekamül sürecini yaşıyoruz. Ölünceye kadar da bu böyle devam edecektir. İnsanın, tamam bitti bu olay, doydum demesi nasıl aslında cehaletin tezahürü ise yaşayan sistemler için de durum böyledir. Bu nedenledir ki RTM Sistemi için tamam bitti demek doğru olmaz. Şu an için hastalarımızdan aldığımız reaksiyonlarla geldiğimiz nokta beni memnun ediyor fakat RTM’nin önü her zaman açık, sürekli bir gelişim sürecinde olmamız gerektiğine, algılarımızın sürekli açık olması gerektiğine ekip olarak inanıyoruz.